|
Bir yöreye sulama olanakları getirmek reform değildir Ancak iyileştirme için bir altyapı hizmetidir. Bunun reform olabilmesi için sulama konusunda eğitim, üretilmesi planlanan ürünlerin belirlenmesi ve etkin bir üretime dönük araştırma yapılması, bunun gereklerini yerine getirecek uygulamaların yaygınlaştırılması gerekir.
Tarımda reform yapabilmek için önce burada başrolü oynayan çiftçinin tarifi gerekmektedir. Bunun için de köylü ile çiftçi arasındaki fark açıkça belirlenmelidir.
Köylü ile çiftçi farkı
Köylü, köyde veya kırsal alanda yaşayan kimsedir. Köyde yaşayıp herhangi bir iş yerinde çalışıyor olabileceği gibi çiftçi de olabilir. Çiftçi ise meslek sahibi, tarımla uğraşan kimsedir. Tarımla uğraşarak bitkisel ve hayvansal ürün üreten, bütün bu üretim konusunda bilgi ve deneyim sahibi olan kimsedir. Doğanın verdiği olanakları kullanarak yoktan var olan ürünleri üretendir. Her meslek gibi çiftçilik mesleği de eğitimle gelişir ve etkin hale geçer.
Tarımsal üretim de bir üretim kültürüdür. Her kültürel olay gibi yörelere göre farklı biçimlerde gelişir, yaygınlaşır, benimsenir. Gelişmesi benimsenme düzeyine ve topluma sağladığı faydanın düzeyine bağlıdır.
İşte tarımsal reform yapabilmek için her şeyden önce çiftçinin geliştirilmesi esas alınmalıdır. Bu yapılmadan belirgin gelişmelerin olmayacağı kabul edilmelidir. Zaten yıllar boyunca tarımsal üretimin iyileştirilmesi için yapılan uğraşlar, esas olan çiftçinin eğitimi göz ardı edildiği için yeterli olamamıştır.
Türk çiftçisinin geliştirilmesi için her şeyden önce sağlıklı bir örgütlenme modelinin oluşturulması gereklidir. Köy, sulama, süt kooperatifleri, köylere hizmete götürme birlikleri, hayvan ırklarına göre kurulan birlikler gibi çok değişik örgütlenme biçimleri oluşmuştur. Öte yandan çiftçinin yaygın örgütü olan ziraat odaları da bu örgütlerdendir. Bu çok çeşitli örgütler adeta birbirini zayıflatan veya büyüyüp gelişmesini engelleyen durumdadırlar. Tarımın yapısına uygun örgütlenme modeli oluşturulmalı, bu örgütler güçlendirilmelidir. Güçsüz olan örgütlerin profesyonel eleman çalıştırması mümkün olmadıkça sorunlara çözüm bulunamayacağı açıktır. Güçlü, yaygın bir örgütlenme modeli oluşturulması ve devletin bu örgütleri desteklemesi tarım reformunun temel altyapısı olarak kabul edilmelidir.
Çiftçinin istendiği gibi etkin olabilmesi için yeterli altyapı olanaklarına kavuşturulması kaçınılmazdır. Ülkemizin temel problemlerinden birisi de topraklarımızın kârlı bir şekilde işletilmesini önleyen küçük işletmelere bölünmüş olmasıdır. Küçük toprak parçalarında tarımsal üretim yapan çiftçilerimizin modern araç-gereçlerden yararlanma olanağı bulunmamaktadır. Bu nedenle tarımsal üretim maliyetleri yüksek olmaktadır. Altyapı desteği olarak müşterek makine parkı sistemi kurularak küçük topraklı çiftçimizin ileri teknolojiden hızla yararlanması sağlanmalıdır.
Ülkemizde tarımsal üretim deseni değişmektedir. Son yıllarda batı bölgesinde ve özellikle İzmir'de üretim deseni hızla değişim göstermiş, süt sığırcılığı ve buna bağlı yem bitkileri üretimi her yıl katlanarak artmaya başlamıştır. Bu değişimin diğer bölgelere de yayıldığı gözlenmektedir. Aslında bu değişim çok olumludur.
Bilindiği gibi tarımı gelişmiş ülkelerde tarımsal gelirin yaklaşık yüzde 70-80'i hayvansal üretimden sağlanmaktadır. ülkemizde tam bir istatistik olamamakla birlikte bu oran yüzde 20 civarındadır. Buna göre çiftçilerimizin eline yılda bir, bazı yörelerde 2 kez para geçebilmektedir. Elde edilen paranın miktarı da çok azdır. Sürekli akan bir geliri olmayan çiftçimiz ekonomik yönden çok güçsüzleşmiştir. Bunun sonucu olarak özellikle İç Anadolu'da boş, ekilmemiş tarlalar giderek daha fazla görülür olmuştur. işte çiftçiye yapılmayan yatırım veya yanlış destekleme politikaları mevcut üretim potansiyelinden yararlanmayı da geriletmiştir. Gerçekten ülkemizin tarımsal ürün ihracatı, yaklaşık ithalatı kadar olmuştur.
Ülkemiz çiftçisinin güçlenmesi ve gelişmesi için tarım işletmesinde hayvancılığın yer alması ve bunun yaygınlaştırılması kaçınılmazdır. Kırsal kesimde ekonomik, dolayısıyla sosyal refahın hızla sağlanması için en önemli yol budur. O halde gerekli örgütleme modelinin oluşturulmasında hayvancılığın ve yem bitkileri üretiminin yaygın biçimde yer alacağı düşünülmeli ve yapılacak her şey buna göre planlanmalıdır.
Hayvancılık
Ülkemizde hayvancılığın geliştirilmesi için yıllar boyunca çeşitli biçimlerde desteklemeler yapılmış ve büyük kaynaklar harcanmıştır. Bütün bunlara rağmen istenilen gelişme sağlanamamıştır. O halde bu yapılanların yanlış veya yeterince etkin olmadığı kabul edilmelidir. Bir üretim dalını teşvik etmek ucuz kredi sağlamakla olmamaktadır. Teşvik edilecek üretim dalı kârlı olabilecek bir ekonomik ortama sokulmalı ve dünya ile rekabet edebilecek altyapı ve eğitim koşulları sağlanmalıdır.
Çok yakın geçmişte yaşadığımız ucuz kredi (hatta 0 faizli kredi) verilerek hayvancılık desteklenmek istenmiş ve çok sayıda damızlık hayvan yurtdışından getirilerek ülkemiz çiftçisine çok küçük partiler halinde dağıtılmıştır. Kredi verilmesinde ilk koşul olan "ehil olma" yani konusunda beceri sahibi olma koşuluna bakılmaksızın son derece yaygın bir uygulama yapılmıştır. Yapılan uygulama, aşırı hayvan girişi sonucu düşen fiyatlar, altyapı ve eğitim yetersizliği sonucu bu hayvanların tamamına yakınının ölmesi veya kesilerek kaybedilmesi ile bitmiştir. Olumsuzluklar bununla da bitmemiş, düşen fiyatlar sonucu zarar eden mevcut çiftçilerimiz de bundan kurtulmak için hayvanlarını keserek elden çıkarmıştır. Bütün bunların sonunda ithal edilmiş olan hayvanlar yanı sıra en az bir o kadarı hatta çok daha fazlası da bu şekilde kaybedilmiştir. Bu süreçte nüfusumuz artarken, tam ters orantıda hayvan varlığımız azalmıştır. işte etraflıca düşünülmeden yapılan ve ülkemiz çiftçisinin bir felaket yaşamasına neden olan yanlışlarla dolu bu uygulama hayvancılığımızı olduğundan daha da geriye götürmüştür.
Hâlâ bazı firmalar zaman zaman düşen üretimin getirdiği fiyat artışını öne sürerek, yine yaygın bir ithalat yapılarak getirilecek hayvanların çiftçiye dağıtılmasını isteyen mesajlar vermektedir. Türkiye'nin bu kısır döngü ile nereye gideceği hiç düşünülmeden yapılan bu istekler elbette bir çıkar kavgasıdır. Bu ürünleri satın alıp işleyen sanayi ucuz ve bol ürün olmasını istemektedir. Bazıları ise yaygın ithalatın yapıldığı dönemde elde ettikleri tatlı kârları unutmamışlar ve bu bahaneleri kullanarak aynı uygulamanın tekrarlanmasında fayda ummaktadırlar. Ne yazık ki çiftçilerimizin yaşadığı felaket bazılarına inanılmaz kârlar sağlamıştır. Bunun sürdürülmesini istemektedirler.
Başta meslekten olan Bakanımız olmak üzere devletin hiçbir karar organından benzeri bir yaygın ithalatın destek görmeyeceği inancını taşıyoruz. Hesapsız olarak üretim artışı getirecek, üretim artışını doğal seyrinden saptıracak her türlü uygulama yeniden hayvan kayıplarına neden olacak ve ülke kaynaklarının boşa harcanması sonucunu doğuracaktır. Bunun herkes tarafından iyi bilinmesi gereklidir.
Nitekim bütün bunlara göre süt sığırcılığı için sadece altyapısını tamamlamış büyük işletmelere geçici ithalat izni verilmesi ile yetinilmektedir. Bu işletmeler kendilerine nitelikli hayvan ithal etmeleri ile her biri nitelikli damızlıklar yetiştirip çevre işletmelere yayılmasını sağlayacaklardır. Türkiye genelinde çok fazla hayvan ithal etmeyeceklerinden üretim artışı doğal seyrinden sapmayacaktır.
Çiftçimize yapılan desteklerin ekonomiye yük olduğunu ileri süren ve bu yönde kamuoyu oluşturan çevreler vardır. Hatta yıllar önce pamuk için verilen desteğin tutarı olan toplam 140 milyon dolar, Ziraat Bankası'na Hazine tarafından ödenmediği için geçen yıllarda eklenen faizlerle 7 milyar dolar olarak gösterilmiştir. Ne yazık ki hiç kimse Türkiye'de üretilen toplam pamuk miktarının kaç katı olan böyle bir tutarın olanaksız olduğunu düşünmemiş, ve tarım kesiminin ülkeye yük olduğunu belirten yazılar yazmışlardır. Bunu dikkatli bir gazetecinin inceleyip ortaya çıkarmış olmasına rağmen genel olarak kamuoyunda olumsuz bir yargı sürmeye devam etmiştir.
Ticari maliyet
Bilindiği gibi her üretimin bir ticari, bir de ulusal maliyeti vardır. Ticari maliyet, üretim sırasında yapılan tüm giderleri kapsamaktadır. Ulusal maliyet ise, üretim için bir başka ekonomiye ödenen giderlerdir.
Örneğin buğday üretiminde enerji gideri (mazot), bazı kimyasallar ile yedek parçalar için yapılan ödemeler yani yurtdışına ödenenler ulusal maliyeti oluşturmaktadır. Diğer giderler ise kendi kaynaklarımızdan karşılandığı için ulusal maliyete girmeyen giderlerdir. Ege üniversitesi Ziraat Fakültesi Zirai Ekonomi Kürsüsü'nde yapılmış olan hesaplamaya göre bir ton buğdayın ulusal maliyeti 30 USD olarak bulunmuştur. Türkiye'ye ithal edilen buğday 150-160 USD/Ton olarak kabul edilirse, her ton buğday ihtal edildiğinde ülkemiz ekonomisinden 120-130 USD'nin çıktığı ve başka ekonomiye aktarıldığı kolayca görülmektedir. işte ekonomiyi yönetenlerin herbir ürün için bu hesaplamayı yapması ve artı değerin kaybolmaması için, üretimi sağlayacak destekleri belirlemesi gerekmektedir. Bunu yaparken bir taraftan üretim desteği, diğer taraftan ise gümrük korumaları ile üretim için uygun ekonomik ortam yaratılmalıdır. Dış ülkelerde tarımsal üretime yapılan desteklerin gerisinde yukarıda belirtilen hesaplar vardır. Tarım desteği basit bir paylaşım hesap değil, artı değer yaratma ve ülke ekonomisinde tutma hesabıdır.
Zeytin örneği
Buğdayda verdiğimiz örneği zeytin için ele alacak olursak, üretimin yapılmamasının ne kadar büyük bir artı değer kaybına neden olduğunu daha iyi anlarız. Bir zeytin ağacı düşünelim, ömrü bin yıl kadar uzayabilen bir ağaç. Verdiği ürününün hemen tümü artı değer olarak ekonomimizi giriyor çünkü zeytin fidanından, aralamasına, toplanmasına kadar herbir maliyet unsuru ülkemiz kaynaklıdır. Bu zeytini dış ülkeye sattığımız takdirde elde edilen paranın tümü ekonomimizde kalacaktır.
İşte başka ülkelerin zeytin üretim ve ihracatına ayrı ayrı ve yüksek destek vermesinin nedeni artı değerin çok yüksek olmasıdır. Yani bu desteklerin gerisinde hep akıllıca yapılan hesaplar vardır.
Söz konusu artı değer çiftçinin emeğinin yanı sıra, çiftçi ile ticaret yapan üretici, esnaf, tüccar, nakliyeci vb. gibi herkese kalan ve refahını arttıran paralardır. üretim olmadıkça veya azaldıkça herkes kaybetmektedir.
Bütün bunlara bakarak tarımsal üretimin altın madeninden altın çıkarıp satmakla hemen hiç farkı olmadığını söylemek mümkündür. Sadece birisi daha dar alanda az sayıda insan tarafından, diğeri ise geniş alanda çok sayıda çiftçi tarafından yapılan bir üretim biçimidir.
İşte Türkiyemiz'de çiftçimize yapılanların ülke ekonomisine ne kadar büyük kayıplar getirdiği kolayca görülmektedir. Bu artı değerin et ve süt gibi ürünlerdeki getirisi ise kat kat daha fazladır. "ithalatla terbiye" saçmalığı yıllardır büyük kayıplara sebep olmuştur. Devlet yönetimi ile iş yeri yönetimi anlayışı arasındaki fark görülmelidir.
Çiftçimizi geliştirmeden ne reform yapmaya ne de mevcut tarım potansiyelini etkin kullanmaya olanak vardır. Bir yandan çiftçimizi kısa süreli kurslarla eğitmemiz, bir yandan da çiftçimizi eğitecek kişileri (uygulamanın içinden gelen kişileri) yetiştirmemiz gerekmektedir. Bunun için devlet elindeki teknik elemanları inceleyip, çiftçimizi gerçekten uygulamalı biçimde eğitecek olanları ortaya çıkarma yoluna gitmelidir. Diğer yandan ise devlette çalışmayan ancak uygulama bilgisi olan meslek insanları hatta başarılı çiftçileri de bu eğitim için kullanmayı hedefleyen çalışmalar yapılmalıdır. Çünkü elimizdeki insan potansiyelini hemen seferber etmemiz kaçınılmazdır. Gecikilen her gün ülkemiz üretim olanaklarında büyük kayıplara neden olmaktadır.
Böyle bir çalışmaya katkı sağlamak sadece Tarım Bakanlığı ve ilgili kuruluşların değil, tüm toplumun görevi olarak kabul edilmelidir. Bu herkesin çıkarınadır. Türkiye'de tarımdan para kazanmadıkça, ticaret ve sanayi erbabının da yeteri kadar mutlu olmayacağı bilinmelidir.
|